Nasrettin Hoca - İroni
NASREDDİN HOCA FIKRALARINDA İRONİ
Doç. Dr. Muharrem Kaya
Gülmek, insana özgü bir eylemdir. İnsanın gülmesiyle ilgili bazı teoriler de üretilmiştir. Bunlar arasında üstünlük, uyuşmazlık, kavrama ve psikanalitik kuramlar en bilinenleridir. Bu teorilerde insanların gülmesine sebep olan olay, durum, şahıs ve nesnelerin insana etkisi çeşitli yönleriyle ele alınmıştır. Gülme teorilerine dayalı olarak güldüren sanat türleri üzerine de çeşitli düşünceler üretilmiştir. Komik, espri, ironi, hümor, satir en önemli güldüren sanat türleri olarak gösterilmiştir.[1] Bunların birbirlerinden ayrıldığı noktalar ve bu türleri oluşturma yöntemleri üzerine çalışmalar yapılmıştır.[2]
Güldüren edebi türler arasında yer alan ironi, hem iyi edebiyat belirtisi hem de bir zekâ göstergesi olarak övülmüştür.[3] İroni yapmanın amacı ise konuşmacının sözlerini kuvvetlendirmek, bireysel ve toplumsal zaafları teşhir etmek ve okuyucuya bazı konularla ilgili farkındalık kazandırmaktır.[4] Batı kültüründe ironi üzerine pek çok çalışma yapılmış, ironinin algılanma sürecinden ironi yapma yöntemlerine, çeşitli eserlerde ortaya çıkan ironinin çözümlenmesine kadar eserler ortaya konmuştur. Bizim kültürümüzde ise özellikle kinaye, tevriye, mecaz, hiciv, tecahül-i arifâne sanatları üzerinden ironi sanatıyla bağlantılı konuların ele alındığı görülür. Zira ironi, temelde, bir şey söylerken, söylenenden başka bir şey kastetme sanatıdır. Bu yüzden ironi için zıtlıkların, metaforların mizahı, dolaylı anlatım, kinaye, tersinleme,[5] alaysılama, gizli ve ince alay, istihza[6] gibi karşılıklar kullanılmış, izahlar da yapılmıştır.
İroninin oluştuğu sosyal, kültürel ortama bakıldığında mevcut ideolojilerin, çelişkilerin sorgulandığı dönemler dikkati çekmektedir. Özellikle konumuz olan Nasreddin Hoca’nın yaşadığını düşündüğümüz çağa baktığımızda tam da buna uygun bir ortam olduğunu görürüz. Nasreddin Hoca’nın yaşadığı dönemi 13. yüzyıl ortası 14. yüzyıl başı olarak kabul edersek, Anadolu’da Selçuklu sonrası beylikler arası çatışmalarının karmaşasını görmek mümkündür.
İroniyi kısaca tanımlamak gerekirse, “söz, yazı, davranış vs. yollarla ortaya konan ve biri açık, biri de bu açık ifadenin zıddını ima eden gizli bir anlamdan oluşan, iki katmanlı bir yapı biçiminde görünür.” Bu tanım bir yönüyle eksiktir, şöyle ki: “İroni bir şey söyler gözüküp başka bir şeyi ima etmekten çok, iki ayrı şey söyler gözüküp, aslında, ikisini de kastet(me)mek biçiminde tanımlanmaya daha uygundur.”[7] Bu yönüyle ironi, anlamın içindeki uyumsuzlukların görülmesiyle ilgili bir durumdur. Dünyanın irrasyonel, saçma varoluş koşullarına karşı, ironi aracılığıyla ifade edilen “aldırışsız bir tavır” takınılır.[8] Günümüzde ironi yapan da tepeden bakan, aristokrat, Tanrı konumlu, elitist görülür. Fazla ironi yapılması ise bir tür bıkkınlığa, eserden uzaklaşmaya da yol açmaktadır.
İroniyle ilgili Batı kültüründe bir hayli çalışma yapılmış, teori üretilmiştir. Sokrates Platon, Phirro, Aristo, Quentilianus ironiyle ilgili ilk yazanlar arasındadır. Batıda 16. yüzyıldan itibaren günümüz ironi teorisinin temelleri atılır. 18. yüzyılda Wilhelm ve Friedrich Schlegel, Adam Müller, Karl Solger romantik ironi anlayışın temsilcileridir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren ironi, espri ve zekâyla ilgili bir kavram olarak görülmeye başlanır. Ayrıca ironik edebiyatın ironik olmayan edebiyattan daha üstün olduğu düşüncesi yaygınlaşır. 20. yüzyılda, Yeni Eleştiri Okulu’ndan Cleanth Brooks’un ironiyi, şiirin parçaları arasındaki bir gerilim olarak değerlendirmesiyle felsefî anlamından uzaklaştırdığı görülür. Nortroph Frye, Paul de Man, Heinrich Lausberg, D. H. Green, Linda Hutcheon, Wayne Booth, Douglas Colin Muecke ironi teorisine katkıda bulunurlar.[9]
İroni üzerine daha teknik bir sınıflandırma ve yöntem bilgisi veren iki araştırmacı Douglas Colin Muecke ve Wayne Booth’un bu konudaki görüşlerini vererek ironinin teorik çerçevesini şöylece çizebiliriz: Muecke, ironinin dil ironisi ve durum ironisi olarak gerçekleştiğini belirtir; ayrıca ironiyi gerçek anlamın gizlenme seviyesi açısından üç sınıfa ayırır: 1. Açık ironi. 2. Kapalı ironi. 3. Özel ironi.  Açık ironi, ironiyi yapanın niyetinin muhatabı veya okuyucu tarafından hemen görülmesiyle ilgilidir. Kapalı ironide, niyet örtülüdür. Özel ironide, ironinin muhatabı veya başka birisi tarafından ironinin anlaşılmasının hedeflenmemesidir. İroniler genelde kapalı ironi grubuna girer.[10]
Muecke, ironi ile ironiyi yapan arasındaki ilişki açısından dört durumu belirtir: 1. Şahsi olmayan ironi. 2. Kendini azımsama ironisi. 3. Saflık ironisi. 4. Dramatik ironi. [11]
1. Şahsi olmayan ironide, ironiyi yapandan çok söylediği şey önem kazanır. Bu tür ironide saçma bir plan, görüş, sakin, ifadesiz bir tonda, akla, mantığa yönelik olarak dile getirilir.
2. Kendini azımsama ironisinde ise, ironiyi yapan, cahil, saf, aşırı hevesli birisi gibi görülür. Abartılı ve eksiltili ifadeler çok kullanılır. Sokratik ironiyle örtüşür.
3. Saflık ironisinde, ironiyi yapan, kendisini geri plana çeker, sözcü olarak zeki kişilerin göremediği şeyleri görebilen saf bir kişiyi seçer. Kendisini eksik, saf göstererek, karşısındakine kendi söyletmek istediğini söyletir.
4. Dramatik ironide ise ironiyi yapan şahıs devreden çıkar, ironik bir durumun tasvirini yapar. Anlatılan metinde, kurbanın bilmediğini, izleyici veya okuyucunun bilmesi önem kazanır. Bu yüzden daha çok tiyatroda ve romanda kullanılan bir tekniktir.
Muecke, ironi sınıflandırması yaparken iki alt türden de bahseder: Kendi kendini ele vermenin ironisinde ironi kurbanı, yaptığı ve söylediği şeylerle zaaflarını, hatalarını ortaya serer. Çözümsüzlük ironisinde ise ciddi bir sorunu olduğu halde bunun farkında olmayan veya çözümü olduğu halde çözümsüzlükle karşılaştığını zanneden insanın durumu anlatılır.[12]
Çağdaş ironi teorisinin kurucularından Wayne Booth, sabitlenebilen ve sabitlenemeyen ironi ayrımı üzerinde durur. Sabitlenen ironide, lafzî anlam, yazar tarafından da reddedildiği için okuyucu, yazarın düşündüğü kabul edilen anlam öbeğini seçer. Sabitlenemeyen ironide ise, yazar, herhangi bir durumu benimsemeyi reddeder, genel olarak olumsuzlama veya reddetme eğilimindedir. Evrenin saçma bir yapısı olduğu ve her türlü ifadenin bu saçmalığı teşhir edeceği ifade edilir. Ayrıca sürekli ironi yapılarak, ciddi, kutsal bilgiler ironik bir aşınmaya maruz bırakılır. Adeta anlam, bu ironik tavırla, hiçliğe doğru yönelme eğilimindedir. Bunlara politik kovuşturmalardan kaçınmak için yapılan kendini düşünen veya kendini koruyan ironi ile farklı iki bakış açısı arasında seçim yapamama şeklinde yapılan yargının geciktirilmesi ironisi de eklenmelidir. [13]  Genel ironi ile sabitlenemeyen ironi önemli ölçüde örtüşmektedir.
Bunların dışında ironi yapma teknikleri olarak gösterilebilecek yollar da vardır. Bunları, ayıplama amaçlı övgü, övgü amaçlı yergi, kurbanla aynı fikirdeymiş gibi yapmak, retorik soru sorarak konuyu bir yere çekmek, sahte kuşkuculuk, cehalet taslamak, imada bulunmak ve gerçek düşünceyi gizlemek, muğlaklık, ironinin kurbanının rakibine sözde karşı çıkmak, ironi kurbanını savunur gözükmek, anlamsız ve yanlış izahlarda bulunmak, mantık hataları yapmak, ifadede iç çelişkiler yapmak şeklinde sıralayabiliriz.[14]
Nasreddin Hoca fıkralarında yer alan bindiği dalı kesmekle ve göle maya çalmakla ilgili olanlar, mantık hataları yaparak ironi oluşturmakla ilgilidir. Böylece ironinin muhatabına olmayacak işleri yapmanın anlamsızlığı gösterilmiş olur.
Nasreddin Hoca kadılık yaparken kendisine gelen davacıları, hatta oradakileri dinleyen karısını da haklı bulması “yargının geciktirilmesi ironisi”ne örnek verilebilir. Böylelikle davacıların öfkesine hedef olmaktan kurtulmaktadır. Bu tür ironide, ironiyi yapan iki farklı bakış açısı arasında bir seçim yapmaz, bazen iki bakışı da reddetmekte ve bir alternatif önermemektedir. [15]
Nasreddin Hoca, “bilmeyen, bilip de bilmezden gelen, anlamayan, anlayıp da anlamazdan gelen, saf kişi tipi ile tam bir ironici örneğidir”. Hanımın çok geziyor diyenlere, öyle olsaydı bize uğrardı der.[16]
Hoca’nın karısının başkasıyla birlikte olduğunu söyleyenlere verdiği “atası, karındaşı değilüm[17] cevabı da yanlış anlayarak sorumluluktan kurtulmayı gösteren ironik bir cevaptır. Böylelikle “eşinin sadakatsizliğini bildirerek onu eyleme geçmeye zorlayan komşularının baskısından ironik “yanlış anlama” ile kurtulur”.[18] Bu iki fıkrada “saflık ironisi” yapılır.
Hoca, rüyasını daha iyi görebilmek için gözlük takar. Hoca, sorgudan kurtulabilmek için eski bir mezara gömülmeyi vasiyet eder.[19] Başka bir fıkrada da Hoca uyanınca gördüğü rüyada kendisine verilen parayı almak için tekrar yatar.[20] Üç fıkrada da gerçekleşmesi mümkün olmayan işler yapan Nasreddin Hoca’nın mantık hatasına bağlı olarak ironi yaptığı görülür. Küçük çıkarları önemseyen insanın hali komikleştirilir.
Nasreddin Hoca’ya birisinin orucu yediğini söyleyen şahsa verdiği, mantık hatası içeren cevap da yine bir ironi içerir: “Biri çıksa da namazı da yese[21] Çünkü ona oruç söylenmiş, ondan beklenen buna tepki vermek iken o bu ibadet ihlaline namazı da eklemiştir. Burada oruçken yemek yendiği kuralının ihlal edildiği Hoca’ya söylenir fakat o, adeta namazı, insanların üzerinde bir ibadet yükü olarak gördüğünü düşünebileceğimiz bir cevap verir. Böylelikle dinin sadece kurallar olarak algılanması da eleştirilmiş olur.
Sultan Alaeddin zamanında “ilminde kâmil” üç ruhban, sordukları üç soruya uygun cevap verirlerse İslâm’ı kabul edeceklerini söylerler. Bu sorulara kimse cevap veremeyince Hoca çağırılır. Hoca da bu sorulara eşeğini merkez alan cevaplar verir. Dünyanın ortasının neresi olduğu sorusunun cevabı eşeğinin ön ayağının durduğu yerdir. Eğer inanmazsa elindeki asâ ile dünyanın çevresini ölçmesini söyler. Gökte kaç yıldız bulunduğunun cevabı ise eşeğinin arkasındaki kıllar kadardır. İnanmazsa gelip kılları saymasını söyler. Üçüncü keşişin sakalında kaç kıl bulunduğu sorusunun cevabı ise eşeğin kuyruğundaki kılların sayısı kadar olduğudur. Hoca keşişe, yine isterse sayıp karşılaştırabileceğini belirtir. Bu hazırcevaplık karşısında keşişler imana gelirler.[22]
Aslında bu fıkrada keşişlerin itirazlarının, ölçüm yapılarak kontrol edilmesini istenmesi ve bunun olanaksızlığı, imana yönelik bir ikna oluşa yol açmazlar. Hem sorular hem de cevaplar adeta münasebetsizliğe münasebetsizce cevap vermek gibidir. Bilgi ve iman konuları, uygunsuz ve saçma bir şekilde sorulara bağlanmakta, cevaplar da bu sorulara karşılık olacak yerde mantık hataları ve yanlış izahlarda bulunmak yöntemiyle ironik bir durum oluşturmaktadır.[23] Aslında burada, insanın bilmesinin mümkün olmadığı hatta soyut diyebileceğimiz konularla uğraşmak yerine daha dünyevî, daha gerçekçi işlerle uğraşılması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu konu rind-zahid çatışmasına kadar götürülebilir.
Benzer bir fıkra da Nasreddin Hoca’nın Dehri ile sınanmasıdır. Dehri yere bir daire çizer ve elleriyle bazı işaretler yapar. Sorular dünyanın ve üzerindeki varlıkların durumuyla ilgilidir. Hoca’nın verdiği cevaplar ise bir tepsi börek, bir tencere pilav ve onun üzerine konan baharatlarla ve onun yenmesiyle bağlantılıdır.[24] Bu fıkrada da yine ciddi sorulara son derece yanlış izahlar yapılmakta ve bu da ironiyi doğurmaktadır. İroniden çıkan anlam ise ciddi ve kutsal bilginin dünyevileşmesi, basitleşmesidir. Ayrıca gerçek bilgiye ulaşmanın ve iletişimin zorluğu, imkânsızlığı, bu imkânsızlıkların farkına varılmamasından doğan yanlış anlama ve içinde yaşadığımız dünyanın saçma varoluş koşullarını teşhir etmek olduğu da söylenebilir.[25] Aslında burada dünyayla ilgilenmek yerine öte dünyaya bağlanan, dünya gerçekleri yerine teolojik, soyut düşüncelerle uğraşanlar da iğnelenmektedir.
Bu konunun vurgulanmasıyla bağlantılı bir başka fıkrada ise Hoca, Araplara Adem peygamber, cennet, cehennem (girdi gire), Müslümanlar (girmedi gire) ve kâfirlerle (ne girdi ve ne gire) ilgili bir bilmece sorduktan sonra Arapların ondan bir özlü söz istemeleri anlatılır. Hoca’nın verdiği cevap, kutsallığın yerine dünyevîliğin konmasıyla ilgilidir: “Es-semâ-i yıldızât, güneş doğar bataruhâ; ve fi’l-bahri balıkât, âdem görse kaçaruhâ; ve fi’l-cibâli şecerât, balta girse keseruhâ; ve fi’l-lahmi lân, Hoca görse yiyeruhâ.”[26]
Eve hırsız girdiğini söyleyen karısına bir fıkrada, “hırsız evde bir şey bulursa ondan alırız”, başka bir fıkrada da “kalanı bize yeter”, bir başkasında “hırsızın evine göçeriz”[27] şeklinde cevap vermesi de ironik bir şekilde aslında evde para edecek bir şey olmadığının itirafıdır.
Saflık ironisinin sahte kuşkuculuk yaparak oluşturulduğu bir fıkra ise, Hoca’nın bir bağda havuç ve şalgam çalarken yakalanması, bunun izahını yaparken güçlü rüzgarın savurmasından kurtulmak için bunlara tutunması ama bunları torbaya sokanın kim olacağına aklının ermediğini söylemesi şeklindedir.[28] Benzer bir fıkrada da hırsızlık için bahçede kurduğu merdiveni kimin oraya getirdiğini bilmemekte sahte bir cahillik içinde görünmektedir.[29]
Suya düşen suhteyi kurtarmak için ona akçe kesesinin gösterilmesini önermesi ise onların ne kadar paraya düşkün olduklarını göstermek için yapılmış güzel bir ironi örneğidir.[30]
Sonuç olarak Nasreddin Hoca fıkralarında, ironinin açık ve kapalı yapılanları görülmekte, fıkraların bir kısmında fıkradan çıkarılması istenen anlam verilmekte bir kısmında da bu anlam okuyucuya bırakılmaktadır. Kendini azımsama ve saflık ironisi ise sıkça karşılaşılan ironi durumu olarak tespit edilebilmektedir. Fıkraların bir kısmında ise çözümsüzlük ironisi yapılmaktadır. Nasreddin Hoca fıkralarında ironi yapma yollarını ise genelde, cehalet taslamak, sahte kuşkuculuk, anlamsız ve yanlış izahlarda bulunmak, mantık hataları yapmak şeklinde görebilmekteyiz.
Bu fıkralarda yapılan ironiyle, insanlığın temel değerleri vurgulanmakta, daha dünyevî, hayatın somut yönleriyle uğraşan bir insan tipi örnek gösterilmek istenmektedir.
 
KAYNAKÇA
Beliz Güçbilmez, Sophokles’ten Stoppard’a İroni ve Dram Sanatı, Deniz Kitabevi, Ankara, 2005.
Cemil Göker, Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1993.
Hayriye Ünal, “Bir Portre ve Türk Şiirinde Dokuz İronik Söylem”, Hece, Edebiyatta Paradoksun Biçimi: İroni-1, sayı: 124, Nisan 2007, s. 67-83.
Oğuz Cebeci, Komik Edebi Türler, Parodi, Satir ve İroni, İthaki Yay., İstanbul, 2008.
Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Kırmızı Yay., İstanbul, 2006.
Refika Altıkulaç, Oktay Arayıcı’nın Oyunlarında İroni Çeşitlemesi, Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü, yayınlanmamış master tezi, Ankara, 2003.
Soren Kierkegard, İroni Kavramı, çev. Sıla Okur, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2003.
Vefa Taşdelen, “İroni”, Hece, Edebiyatta Paradoksun Biçimi: İroni-1, sayı: 124, Nisan 2007, s. 53-66.


[1] Cemil Göker, Gülme ve Güldüren Sanat Türleri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1993, 60 s.
[2] Oğuz Cebeci, Komik Edebi Türler, Parodi, Satir ve İroni, İthaki Yay., İstanbul, 2008, 397 s.
[3] Cebeci, a.g.e., s. 291, 325.
[4] Cebeci, a.g.e., s. 307.
[5] http://www.itusozluk.com/goster.php/ironi 15.10.2008
[6] Türkçe Sözlük, C. 1, Türk Dil Kurumu Yay., Ankara, 1989, s. 723.
[7] Cebeci, a.g.e., s. 300-301.
[8] Cebeci, a.g.e., s. 288.
[9] Cebeci, a.g.e., s. 277-300.
[10] Cebeci, a.g.e., s. 300-302.
[11] Cebeci, a.g.e., s. 300-304.
[12] Cebeci, a.g.e., s. 304.
[13] Cebeci, a.g.e., s. 305-307.
[14] Cebeci, a.g.e., s. 307-308.
[15] Cebeci, a.g.e., s. 307.
[16] Vefa Taşdelen, “İroni”, Hece, Edebiyatta Paradoksun Biçimi: İroni-1, sayı: 124, Nisan 2007, s. 54.
[17] Pertev Naili Boratav, Nasreddin Hoca, Kırmızı Yay., İstanbul, 2006, s. 155.
[18] Cebeci, a.g.e., s. 105, 327.
[19] Taşdelen, a.g.e., s. 54.
[20] Boratav, a.g.e., s. 67, 118.
[21] Boratav, a.g.e., s. 70.
[22] Boratav, a.g.e., s. 158-159.
[23] Cebeci, a.g.e., s. 111-112.
[24] Boratav, a.g.e., s. 269-272.
[25] Cebeci, a.g.e., s. 112-113.
[26] Boratav, a.g.e., s. 163.
[27] Boratav, a.g.e., s. 21-22.
[28] Boratav, a.g.e., s. 119.
[29] Boratav, a.g.e., s. 120.
[30] Boratav, a.g.e., s. 125.
Reklam
 
 
287928 ziyaretçiburayı ziyaret etti
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=