Yunus Emre
Eski Yeni, Eskişehir Valiliği Yay., sayı: 15, Mayıs 2010, s. 78-79.

YUNUS EMRE BATILI ANLAMDA HÜMANİST MİDİR?
Doç. Dr. Muharrem Kaya[1]
 
Yazının sonunda vereceğim cevabı başta vereyim. Yunus Emre’nin şiirlerinde görülen insan sevgisi, insanın yüceltilmesi, hümanizmin batıda kazandığı anlamın dışındadır. Çünkü hümanizm hareketinin temelinde dinî konulardan uzaklaşma, insanın dünyasını yansıtma, birey olma bilincinin gelişimine önem verme vardır. Halbuki hümanizmdeki din dışılığın tersine Yunus Emre’nin şiirlerinde insan, Allah’ın var olmasıyla ilgili olarak bir anlam kazanır; “yaratandan ötürü yaratılanın” yüceltilmesi çerçevesinde insan değerlidir. Bu noktada şunu sormak gerekir: Hem düşünce temelleri hem de insan sevgisinin, insanı ulaştıracağı amaç farklı olduğuna göre neden böyle bir benzeştirme, aynileştirme yapılmıştır? Öncelikle yüzeysel bir okuma bu benzerliği doğurmuştur diye düşünebiliriz. Fakat Osmanlı’dan günümüze kadar devam eden, önceleri Batı Avrupa, daha sonra Amerika’nın model alındığı çağdaşlaşma çabalarına bakıldığında bunun bir zihniyet meselesi olduğu ortaya çıkar.
Hilmi Yavuz, Osmanlı’dan itibaren bu çağdaşlaşma hareketlerinde üç aşamanın görüldüğünden bahseder.[2] Birinci aşama Namık Kemal gibi yazarların, dönemin ihtiyaçlarına göre şekil alan seçmeci bakış açısıdır. Devletin siyasi sistemi üzerine tartışıldığında batıyı  temsil eden parlamenter sistem Osmanlı’ya uyarlanır. Namık Kemal, bizde meşveret sisteminin Hz. Muhammet devrinde bile bulunduğunu, şurâ-yı ümmet ve şurâ-yı devlet gibi kurumlar oluşturularak bunun yapılabileceğini öne sürer. Ama Tanzimat döneminde, batıyı temsil eden diğer siyasi, ekonomik, sosyal değerler bütününe değinilmez. Meşrutiyet döneminde ise batı düşüncesinde ne varsa alınmaya çalışılır. Bunun en güzel örnekleri olarak Rıza Tevfik ve Abdullah Cevdet gösterilebilir. Üçüncü aşama ise onlarda olanın bizde de çok önceden beri var olduğunun ispatlanmaya çalışılmasıdır.
İşte bu noktada Türk entelijansiyasının batı karşısındaki en temel kompleksi ortaya çıkmaktadır. Çünkü Osmanlı’nın ve yeni Türkiye’nin farklı kavramlara, temellere dayanan düşüncesi, sosyal yapısı, değerleri, batıyla yarıştırılırcasına, bir tür aşağılık kompleksinden üstünlük kompleksine geçilir şekilde yorumlanmaya çalışılır.
Maalesef Yunus Emre’deki insan sevgisi de bu noktada batılı kavramlarla adeta özdeşleştirilmeye çalışılarak yorumlanmıştır. Halbuki onu hümanist gösterenlerin de çok iyi bildiği gibi batıdaki hümanizm ile bizdeki tasavvuf anlayışı çok farklı temellere dayanmaktadır.
HÜMANİZMA
Hümanizmle ilgili tanımlara bakıldığında, anlam genişlemesine uğrayarak, insanlık sevgisinin, insanlar arasında fark gözetmeden sevmenin, insanlığın hayrını düşünmenin vurgulandığı görülür. Fakat felsefi anlamı dikkate alındığında, “akıllı insan varlığını tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlâkî gelişiminin, rasyonel ve anlamlı bir biçimde, doğaüstü alana hiç başvurmadan, doğal yoldan gerçekleştirebileceğini belirten ve bu çerçeve içinde insanın doğallığını, özgürlüğünü ve etkinliğini ön plâna çıkartan felsefî akım” diye tanımının yapıldığını görürüz.[3] XIV. yüzyıldan XVI. yüzyıla kadar varlığını hissettiren Hümanizma ve Rönesans hareketinde Ortaçağ’ın dogmalarına karşı, akılcı bir başkaldırı görülür. Hıristiyanlık ve Platonizm de etkilidir. Eski Yunan ve Latin sanatına hayranlık görülür. Özellikle rasyonalizm, natüralizm, laisizm ve bireycilik dört temel ilkesini oluşturur. Sanat da bu çerçevede dünyevî, beşerî ve aklîdir.[4]
Yunus Emre, Yunus ve Âşık Yunus mahlasıyla farklı yüzyıllarda yaşamış, aynı mahlası kullanmış şahısların, tasavvufu merkeze alan bir dünya görüşüyle yazdığı, şiirlere baktığımızda aynı şeyi görebilir miyiz?
TASAVVUF
Tasavvufta insanın yaratılma sebebine baktığımızda, hem Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlerle hem de tasavvuftaki tecelli kavramıyla bağlantılı açıklamaları görürüz. Secde suresi 32. ayette “Onu düzelttik ve kendi ruhumdan üfledim.”, Hicr suresi 29. ayette ise “Onu düzelttiğim zaman ona (insana) kendi ruhumdan üfledim.” diyen Allah, insana yücelik vermiştir. Bezm-i elestte, insanın ruhu da Allah’ın, Bir olanın içindedir.[5]
Bu durumu Yunus Emre, bir şiirinde şöyle dile getirir:
Âşık cânına ‘ışk koyan ol bir yüce Sübhân’ımış
Cânum içinde bulmışam cânlara dahı cânımış[6]
Allah görünür olmak istediği zaman bütün evrende tecelli etti. Hurufiler, Allah’ın tecelli ettiği yerlerden biri olan insanın yüzünde de bu gizi çözmeye çalıştılar. Yunus Emre de tecelli yerinin insan-ı kâmil’in gönlü olduğunu vurgular:
Yunus Hak tecellîsin senün yüzünde gördi
Çare yok ayrılmağa çün sende görinde Hak[7]
İnsanda yaratıcının ruhunun bulunduğunu, bu sebeple eşref-i mahlukat olduğunu bilen Yunus Emre, insanlar arasında ayrım yapanları şöyle uyarır:
Yitmiş iki millete birligile bakmayan
Şer’ile evliyâsa hakîkatde ‘âsîdür[8] 
 
Allah’ın tecelli yerlerinden birisi de insanın gönlüdür. Yunus Emre’nin şiirlerinde gönül, Allah’ın, aşkın, hikmetin, bilginin merkezi olarak işlenir. Gönül, Allah ile buluşur. Bu yüzden gönül, Ka’be’dir.
Gönül mi yig Ka’be mi yig eyit bana ‘aklı iren
Gönül yigdür zirâ Hak gönülde tutar turagı[9]
 
Gönül bu derecede önemli olduğu için, gönül inciten, kalp kıran gerçekte Allah’ı incitmiş gibidir. O sırçadır ki kırıldığı zaman bir daha yerine konamaz.
Sakıngıl yârun gönlin sırçadur sımayasın
Sırça sınduktan girü bütün olası degil[10]
 
Konunun değişik yönlerini ve bunlara bağlı örnekleri çoğaltmak mümkündür. Fakat bizim vurgulamak istediğimiz nokta açıklığa kavuşmuştur sanıyoruz. XIV. yüzyılda İtalya’da başlayıp Avrupa’ya yayılan Hümanizma hareketi, sanatta, edebiyatta, düşüncede dini konuların dışında, dünyanın, insanın, aklın merkez alındığı bir anlayışı ön plana çıkarır. Hümanizm, bireyin duygusal ve düşünsel özgürleşmesine vurgu yapar. Bunun yolu da şüpheci, eleştirel düşüncedir. Bu olgunlaşmada ilahi bir yardım söz konusu değildir. Batıdaki Hümanizm anlayışının tersine, Yunus Emre’nin şiirlerinde tasavvuf ve din anlayışı hakimdir. Hümanizmde dinden kopmuş, bireyleşerek özgürleşen bir insan anlayışı yüceltilirken, Yunus Emre’de, Allah’ın ruhunu üflediği varlık olarak şereflendirilmiştir. İçindeki o ilahi cevherle bedenini taşıyan insan da bir mürşide bağlanarak, insan-ı kâmil olma yolunda nefsini olgunlaştırmalıdır.
Sonuç olarak şunları da belirtmeliyiz ki Yunus Emre’yi hümanist olarak göstermenin yanında, Freud’dan itibaren kullanılan ego kavramıyla, tasavvuftaki nefs kavramını; batı edebiyatında sembolizm akımının sembol kavramıyla, şathiyelerdeki remizleri; yine batı düşüncesinde yer eden diyalektik ile tasavvuftaki devriye nazariyesini bağdaştırmaya çalışanlara da rastlanmıştır. Aynı tarzda bir bakış açısıyla, Karacaoğlan bir Don Juan, Şeyh Bedreddin ilk Türk komünisti, Namık Kemal ve Tevfik Fikret birer devrimci diye nitelendirilmiştir. Maalesef bu konularda, elmalarla armutları aynı sepete toplamak diye tabir edilen bir durumla karşılaşıyoruz. Bu kavramların temelleri farklıdır, nihai amaçları farklıdır. Bunları yerinde ve doğru kullanmamız gerekir. Biz neysek oyuz.     


[1] Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi.
[2] Hilmi Yavuz, “II. Meşrutiyet Entelijansiyası ve Ziya Gökalp ile Rıza Tevfik’in ‘Felsefe Dersleri’”, Zaman, 6.1.2010.
[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul, 1999, s. 431.
[4] İsmail Çetişli, Batı Edebiyatında Edebî Akımlar, Akçağ Yay., 6. Bbaskı, Ankara, 2004, s. 49-52.
[5] İbrahim Agâh Çubukçu, “Yunus Emre’nin Felsefesi ve Hoşgörü”, Yunus Emre Nasrettin Hoca Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü, haz. Şevket Özdemir, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1995, s. 26-27.
[6] Mustafa Tatçı, Yunus Emre Dîvanı I, İnceleme, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1990, s. 278.
[7] Tatçı, a.g.e., s. 230.
[8] Tatçı, Yunus Emre Dîvanı II, Tenkitli Metin, s. 46.
[9] Tatçı, Yunus Emre Dîvanı I, İnceleme, s. 237, 240.
[10] Tatçı, a.g.e., s. 240.


Reklam
 
 
284848 ziyaretçiburayı ziyaret etti
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=