Bedri Rahmi

 Kendi Mitolojisini Kuran Şair: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Hürriyet Gösteri, sayı: 312, Nisan-Mayıs-Haziran
2014, s. 82-91.



 

 

 

KENDİ MİTOLOJİSİNİ KURAN ŞAİR: BEDRİ RAHMİ

 

Doç. Dr. Muharrem Kaya

Bedri Rahmi Eyüboğlu, hem ressamlığıyla hem de şairliğiyle kültürümüzde yer etmiş önemli isimlerden biridir. Onun sanatını oluşturan ana kaynaklardan biri halk kültürümüzdür. Bedri Rahmi, halk türkülerinden, ninnilerden, nakış ve kilimlerden, resim ve şiirlerinde yararlanır.[1] Onun bu çalışması sadece bununla sınırlı kalmamıştır. Halk kültüründen nasıl yararlandığı, hangi unsurları nasıl kullandığı pek çok makalenin, araştırmanın konusu olmuştur. En son çalışmalardan biri Emel Koşar[2] tarafından yapılmıştır. Bedri Rahmi’yle ilgili 22 tez hazırlanmıştır. Bu makalemizde ise bu çalışmalardan farklı olarak Bedri Rahmi’nin kendine has bir mitoloji kurduğu üzerinde durulacaktır.

Şimdiki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ni oluşturan Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin bir hocası olan Bedri Rahmi, farklı konulara önem vermesiyle diğer hocalardan ayrılır. Mezuniyet çalışması olarak Yunan mitolojisindeki olayların, hikâyelerin işlenmesini isteyen Akademi eğitimi karşısında, Bedri Rahmi halk kültürünü işlemeyi tercih etmiştir. Onun, bunu bilinçli olarak yapmadığını söylemek mümkün değildir. Halk kültürünü temel kaynak olarak alıp onu modern sanatla yoğurup yeni bir yorumla tekrar üretmiştir.

Bedri Rahmi’nin bütün şiirlerinin toplandığı Dol Karabakır Dol[3] adlı kitabı okumaya başlayanlar, ilk baskısı 1941 yılında yapılan Yaradana Mektuplar’la karşılaşırlar. Yaradana Mektuplar’ın gerek kapağı gerekse “beş mektubu”nun içeriği mitolojideki insanın ve dünyanın yaratılmasını düşündürür. Bedri Rahmi, bu mektuplardan başlayarak insanın varoluşunu, hayatın, dünyanın anlamını adeta bir köken bilgisi çerçevesinde kendi mitolojisini kurarak dile getirir. Konuyu daha iyi açıklayabilmek için öncelikle mitolojinin kapsamına neler girdiğini belirteceğiz. Böylelikle mitoloji kavramı çerçevesinde Bedri Rahmi’nin kendi mitolojisini nasıl kurduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Bronislaw Malinowski, mitin ilkel toplumlardaki işlevini şöyle belirtir: “Yaşanan yanıyla göz önüne alındığında mit, bilimsel bir merakı gidermeye yönelik bir açıklama değil ama bir ilk gerçeği yeniden yaşatan bir anlatıdır ve derin bir dinsel gereksinimi, tinsel özlemleri, toplumsal türden baskı ve buyrukları, hatta bir takım pratik istekleri karşılar. İlkel uygarlıklarda, mitin vazgeçilmez bir işlevi vardır: İnanışları dile getirir, belirgin kılar ve düzene koyar; ahlak ilkelerini savunur ve onları zorla kabul ettirir; rite ilişkin törenlerin etkinliğini güvence altına alır ve insanın uyması için yarar sağlayıcı kurallar sunar. Demek ki mit, insan uygarlığının temel bir ögesidir, boş bir olaylar dizisi değildir, tersine sürekli başvurulacak olan yaşanan bir gerçekliktir; soyut bir kuram ya da imgeler gösterisi değil ama ilkel dinin ve pratik bilginin gerçek bir düzenlemesidir.”[4]

Bu çerçevede bakıldığında mit, ilkel, primitif, yaban, göçer, sözlü toplum diye adlandırılan toplumlar için dünya görüşü, din, ideoloji, hayat bilgisi anlamlarını kazanmaktadır. Ama miti, din olarak görmemek gerekir. Din, vahiy inancına dayanır ve mite göre çok daha geniş düşünce tabanına, kurumsal örgütlenmeye dayalı bir yapıdır. Mit, din değildir ama dinin temeli olan kutsallık, mitte de vardır. Ama mit de din de insana ve topluma bir inanç dünyası sunar, toplumsal düzeni sağlar.[5]

Mitoloji, en eski, geleneksel “toplumsal harita”, insan, tabiat ve hayatla ilgili nesiller boyunca işlenmiş “kültürel kodlar”dır. Mitler, dünyada bulunanların adlandırılması, sınıflandırılması, anlamlandırılması ve kuşaklar boyunca aktarılmasıyla oluşan ilkel bilimdir. Bu bilgilerin aktarılması ise kalıp düşünceler haline getirilip sürekli tekrarlanmasıyla olur. Hafızaya yardımcı olacak şekilde, hatırlanabilir yapılar halinde, mitler, sözlü kültürün parçasını oluştururlar. Mitler, törenlerde tekrarlanır, böylelikle hem hatırlanıp tazelenmiş, varlığını sürdürmüş hem de toplumun kültürüne yön vermiş olur.[6]

Mitolojinin mahiyetini anlamak için Eliade’nin mit tanımıyla ilgili bir yazısındaki maddeleri şu şekilde sıralarsak bu konuyu toparlamış oluruz:

“-Arkaik toplumların yaşadığı biçimiyle mit, doğaüstü varlıkların edimlerinin hikâyesini oluşturur.

-Bu hikâye mutlak hakikat (gerçekliklere ilişkin olduğu için) ve kutsal (doğaüstü varlıkların edimi olduğu için) sayılır.

-Mit hep bir ‘yaratılış’a ilişkindir; herhangi bir şeyin nasıl varlık bulduğunu ya da bir davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl oluştuğunu anlatır. Anlam taşıyan bütün insan edimlerinin ana örneğini mitin oluşturmasının nedeni budur.

-Miti tanımakla, şeylerin ‘kökeni’ tanınır, dolayısıyla, onları egemenlik altında tutmak ya da çekip çevirmek başarılır. ‘Dışsal’, ‘soyut’ bir tanıma değil, gerek miti törenle anlatarak gerekse doğruladığı ritüeli gerçekleştirerek ‘yaşanan’ bir tanıma söz konusudur.

-Şu ya da bu biçimde mit, yeniden edimselleştirilen kutsal ve coşturucu erklerin ele geçirilmesi anlamında ‘yaşanır’.”[7]

Mitin niteliklerini bu şekilde sıraladıktan sonra, konularının teogoni (tanrı ve kutsal ruhlar), kozmogoni (evrenin, dünyanın yaratılışı), antropogoni (insanın yaratılışı) ve eskatoloji (kıyamet, öte dünya) olduğunu belirtelim. Bedri Rahmi’nin “Birinci Mektup” şiirinde mitolojinin teogoni ve kozmogoni konularını görürüz.

BİRİNCİ MEKTUP

1

Yıldızların, çivilediğin yerdeler,

Bulutların, eksik olmasınlar,

Hep aynı minval üzre, senden gelip sana giderler.

 

2

Güneşin böler günlerimizi

Bir portakal gibi ortasından ikiye,

Yarısını kulların yer, yarısını geceler

 

3

Denizlerin senin elinle doldurduğun kâsede

                                                          Çalkalanmaktadırlar.

Ne bir damla artmış, ne bir damla eksilmişlerdir.

 

4

Dağların bizim ayağımıza çok bol geldi;

Onları bir defa bile giyen olmadı.

Daha dün elinden çıkmış gibi hepsi yepyeni

Şimdilik eskiyen bir şey varsa ömrümüzdür!

 

5

Sorup duruyoruz:

Niçin nüfus kütüklerinde her gün yeni bir isim,

Kitaplarda yeni bir kahraman?

 

6

Biz ölen ağaçları yontup

Gemilerimize direk yaparız.

Bizim canlarımızı alan acep onlarla ne yapar?

 

7

Saksılarda hep aynı karanfiller açıyor Tanrım.

Niçin biz bir defa doğuyoruz?

 

8

(…..)

 

Bu şiirdeki kozmogonik, teogonik, antropogonik unsurlara geçmeden önce, şiir öncelikle evrenin, dünyanın ve yeryüzündeki unsurların yaratılışı üzerine olduğu için kozmogoniyle ilgili bilgi vermemiz gerekir.

 

1.      Kozmogoni

 

Kozmogonik mitlerde evrenin nasıl yaratıldığı kronolojik olmayan bir bakış açısıyla anlatılır. Bu mitlerde evrenin, dünyanın ve yeryüzü şekillerinin hangi tanrısal eylemin sonucunda oluştuğu üzerinde durulur. Kozmolojik düşünceler ise evrenin yapısı, durumu, parçaları, değişkenleri, evreni oluşturan elementler arasındaki bağlarla ilgili statik düşüncelerdir.[8]

Mircea Eliade, mitolojik anlatılar içinde kozmogonik mitlerin yerini şu şekilde açıklar: “Genel olarak, bütün mitlerin herhangi bir şeyin nasıl varolduğunu anlattığı söylenebilir: Dünya, insan, şu hayvan türü, şu toplumsal kurum, vb. Ama dünyanın yaratılışı her şeyden önce geldiği için, kozmogoninin özel bir saygınlığı vardır. (...) [K]ozmogoni miti, bütün yaratılış mitlerine kaynaklık görevi görür.(...)[D]ünyanın ilk günlerini anlatan, dünyanın bugünkü durumuna dönüşmeden önce neler olup bittiğini anlatan bir mit her zaman vardır. Bu da bize her zaman bir asal tarih bulunduğunu gösterir ve bu tarihin bir başlangıcı vardır. Kozmogoni miti ise tam anlamıyla, dünyayı bize cücüğümsü, tohumumsu bir ilk durumda sunan mittir. Dünyanın yaratılışından ya da belirmesinden sonra ortaya çıkan bitkilerin, hayvanların, insanın kökeni mitleri veya ölümün, evliliğin, ailenin kökeni mitleri dizisi içinde bu başlangıç hep örtüktür.”[9] İnsanla ilgili âdeta herşeyin kökeninin dile getirildiği bu anlatılar, kutsal var oluşu dile getirir. Kutsal olduğu için de devam eden yaratma eylemi ile gelecekte olacak yaratma eylemini de içerir.[10] Çünkü kozmogonik mitler, bütün zamanlar için model oluşturan, Şaman için sihir gücü içeren kutsal anlatılardır.

Kozmogonik mitlerde sadece evrenin yaratılışı anlatılmaz; uzay ve zamanda olan takvim ritlerini, eski yıldan yeni yıla geçiş ritlerini, yıllık bayramları, kaostan kozmoza geçiş anındaki kriz durumunu da içerir. Bu törenlerde, her yeni yılın gelişi, kozmozun tekrar inşa edilmesiyle ilgilidir ve sosyal açıdan geçmiş hatırlanır, inançlar tazelenir.[11]

Toporov’a göre kozmogonik yaratılışın hiyerarşik sıralaması ise şu şekilde gerçekleşmektedir: “Kaos, Gök ve Yer; kozmik dayanaklar; Dağ, Ağaç, Tepe, Göksel varlıklar; Güneş, Ay ve Yıldızlar, Zaman ve Mekan, Bitkiler, Hayvanlar, İnsanlar, Ev ve Ev Eşyaları vs.”[12]

 

Bu bilgiler çerçevesinde Bedri Rahmi’nin “Birinci Mektup” şiirine baktığımızda Tanrı’nın dünyayı yaratmasının ve bu dünyada insanın yaratılışının sorgulandığını görürüz. Yıldız, bulut, güneş, deniz, dağ gibi cansız varlıklar, Tanrı’nın yarattığı gibi dururken, bunların arasında insan acıyla, ölümle karşı karşıyadır. Şiirin başından sonuna doğru ilerlendiğinde, adeta bir yaratılış mitinin senaryo kalıbıyla karşı karşıyayızdır. Gökten yere kadar yaratılmış unsurlar sıralanmıştır. En sona da bunlar arasında yer alan insana sıra gelmiştir. Şiir bu haliyle bir yaratılış mitidir.

 

 

 

2.  Yaratıcı-Allah

Bedri Rahmi, “Yalnızlık” şiirinde, adeta kozmogonik mitlerdeki başlangıç durumunu verir:

 

Sana yalnızlıktan bahsedeceğim

………….

O gün bu gün yalnızlıktan ödümüz kopar

Bir Allah tasavvur et ki yapayalnız

Bir Allah tasavvur et ki henüz

Kullarını yaratmamıştır

Bir Allah tasavvur et ki

Kullarından mahrum ola

Yeryüzünden mahrum.

Gözleri var nur erişmez

Kulakları var ses ulaşmaz

Kolları var can kavuşmaz

Ne burun deliklerinde bir tutam koku

Ne derisinde gölgeler gezinir

Bir Allah tasavvur et ki henüz;

Kullarını yaratmamıştır.[13]

 

Şair, bu şiirde, evreni, dünyayı, insanı yaratmaya başlamadan önceki Tanrı’nın durumunu insanileştirerek, büyük bir yalnızlık ve canlılıktan uzak, kuru bir hal olarak anlatır. Bunun dinî düşünceyle ilgisinin olmadığı, tamamen hümanist bir anlayışla farklı bir varoluş amacı ortaya konmak, farklı bir mitoloji kurulmak istendiği aşikârdır.

Şiirde, Yaratıcı, Allah, İslâmi çerçevede değil, sadece yaratıcı güç olarak ele alınmıştır.

“Yaradana Mektuplar” kitabındaki “İkinci Mektup” şiirinde, ölümlü insanın, yaratıcıya yönelik, adeta bir şathiye tarzında senli benli konuşma ve Tanrı’dan hesap sorar gibi seslenişi vardır.

İKİNCİ MEKTUP

                                        Kusura bakma idare etmez.

                                    Bir avuç toprak nemize yetmez.

 

Sen, istediğin kadar bize cennetini methet.

Göklerine zümrüt döşe ve hurilerle tefriş et.

Sen gel benim canımı al, sonra da cennete ilet

Sen onu cinlere vaat et, cansız neme lâzım cennet

Sen bana canımı terk et, kara toprak bin bereket.

 

Pazarlık etmek istiyorum.

Hiç olmazsa, son nefeste, eğil kulağıma söyle

Sırrını ver, canımı al. Sırrını ver, canım helâl!

Söylemezsen haram olsun yirmi tırnağım yakanda

          Bunu hatırlatıp dursun!

 

Ne hikmettir:

Benimle başlayan dünya benimle bitmez.

Benimle başlayan bu kervan, benimle gitmez.

Benim için açtı bu güller,

Oylum oylum, katmer katmer;

Her biri bir cennet değen

Yedi veren karanfiller.

Bunları hep birer birer,

Elimden alıverdiler;

Sonra okuyup üfleyip

Toprağa salıverdiler.

 

          Bu ne mene iştir ki:

Yarap! Niçin bu dünyaya diri gelinir,

Acep niçin cennetine diri girilmez?

Elimde büyüyen ömrüm kapar giderler.

Kapar bir çıkmaza sapar giderler.

Bu ömür kaskatı geriliverir

Kapının önüne seriliverir

Elinle boynuma taktığın ömür;

En güzel hediye, geri verilir.[14]

 

Bu şiirde, insanın dinî düşüncede, cennetle ödüllendirilip, cehennemle cezalandırılacağı şeklinde hayata karşı yönlendirilmesine itiraz vardır. Yunus Emre’de de gördüğümüz, Tanrı’ya sevgiyle bağlanma düşüncesi, ödül-ceza ikiliğinden uzakta bir hayat anlayışı dile getirilir. İnsanın yaratılışı, bireyin kendi yaşamına hakim olduğu bir insan anlayışına bağlanır.

“Dördüncü Mektup” ise “Ben Senin Hayranınam” diye başlar.

Işık gibi südün

İnsan gibi dölün

İsâ gibi kulun

Kur’ân gibi dilin var.

Ben senin hayranınam!

 

Bahçelerin var nur içinde

Horoz sesi değmemiş göklerin var

Benim içimde: kat kat

Cennetinden bahar taşır

İki gözüm iki sepet.

Ben senin hayranınam!

 

Bu can âzat!

Beni cennet kapısında gözet

Senden bana kalan dünya

Benden sana kalan ahret.

Ben senin hayranınam![15]

 

Dördüncü Mektup şiirinde açıkça Tanrı’nın yarattıklarına karşı bir hayranlık dile getirilmiştir. İnsanın var oluşunu sorgulaması, birey olarak öte dünyaya değil bu dünyaya yönelme şeklinde sonuçlanır. Bedri Rahmi, yaratılış sorgulamasını, yaratana hayranlık ve öte dünyaya değil bu dünyaya bağlılık şeklinde bitirir.

         

“Bahçeler Dolusu” şiirinde gökyüzünde başlayan dünyanın ve insanın yaratılışıyla ilgili mite bir gönderme yapılır: “Yarâb! / Gökyüzünde bir yerde saklı çocukluğumuz / Dokunma! Nasılsa unutmuşuz / Dokunma sımsıkı kapalı dursun / Senin sırrın, / Bizim çocukluğumuz.”[16]

Şair, Tanrı’yla şathiyelerdeki gibi teklifsizce konuşurken, İslâmî inanışlardan farklı bir tarzda yaratıcı-kul ilişkisi ortaya koyar. Bedri Rahmi, şiirlerinde, Tanrı’yla, insanın yaratılış amacıyla ilgili yazdıklarında adeta deist bir tavır sergiler.

3. İnsanın yaratılma sebebi-İnsanın (can) varoluş amacı.

“Beşinci Mektup” şiiri “Kendimi Kendim Yaratsaydım” alt başlığıyla başlar.

Kendi çamuruma kendimi katsaydım

Kendimi kendim yaratsaydım

Evvelâ eldiven gibi çevirip tersine içimi, günahlarımı

ayıklardım.

Ağrılarımı yakalayıp bellerinden,

Şüphelerimi tutup ellerinden denize atardım.

(…..)

Kendimi kendim yaratsaydım,

Kendimi kendime göre yaratırdım.

Takvimden asırları siler

Yılları süpürür,

Günleri azat eylerim.

Kendimi kendim yaratsaydım,

Uçan bulutları durdururdum

Onlarla içimin en güzel yerinde

Bembeyaz bir mabet kurdururdum

Ne deliler gibi güler,

Ne de serviler gibi ağlardım;

Ve günlerden bir gün kapının eşiğine,

Nar taneleri gibi serpip kanımı

Ve kendi elceğizimle bir karanfil gibi koparıp canımı,

Pencerenin demirlerine bağlardım.

 

Pazarlık etmeden ağlardım

Hiçbir şey beklemeden

Ne serin bir köşe cehenneminden

Ne bir mâhur beste cennetinden![17]

 

 

Altay Yaratılış Miti’nde insan, çamurun güneşle pişmesi ve rüzgârla kurumasıyla yaratılmıştır. Bu miti düşünmemizi sağlayan ikinci unsur da, Şeytan’ın kirlettiği çamur şeklindeki kalıbın pişince Tanrı tarafından tersyüz edilmesidir. Burada şair, kendisi yaratılınca, içini tersine  çevirip günahlarını ayıklayacağını söyleyerek, bireyin kendi ahlakından, günahından, sevabından sorumlu olduğu bireyci, hümanist bir dünya görüşüne gönderme yapmaktadır. 

“İnsan Kasidesi” Yaradana Mektuplar’a Cevaptır alt başlıklı şiirde dünyanın varoluşunu anlamlandıran varlık ve insanın var olma sebebi verilir. Şiirde insanoğlu, “Sadece meyvalardan ve hazlardan ibaret değil / Bir dilimi zehir zıkkım, / Bir dilimi candan tatlı” diye nitelendirilir.[18]

İnsanların dünyada var olması ise sevgiye dayandırılır. Yahya Kemal’e bir gönderme yaparak “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe değil / Aziiiiz şair / İnsanları sevdiği kadar yaşarmış” der.[19]

4. Yaratılış konusu

Yeni Türk şiirine baktığımızda yaratılış konusunun Tanzimat devrinden itibaren işlendiğini görürüz. Âkif Paşa, Adem Kasidesi’nde, nefret duygusu eşliğinde insanın varolma sebebini sorgular.

Şinasi, Münacaat’ta Allah’a aklen inanmak ister, varoluşu aklileştirir.

Ziya Paşa’nın Terci-i Bend’de varoluşa karşı bir hayret duygusu vardır.

Jean Jacques Rousseau’nun ve Romantiklerin tabiata hayranlıkla bakışı, Abdülhak Hamid’de de görülür. Hâmid, Külbe-i İştiyak’ta tabiata, insana hayranlıkla bakar.

Tevfik Fikret’in Haluk’un Amentüsü’nde ise insan ve insanı değerler, ön plana getirilmiş, yaratıcı ve ona kulluk etme gibi geleneksel inanışlar bir kenara bırakılmıştır.

Benzer bir tavrı Bedri Rahmi’de de görmekteyiz. Evren, dünya, ağaç, meyve niçin yaratıldı sorusu şiirlerde sıkça karşımıza çıkar. Bedri Rahmi’nin şiirlerinde gördüğümüz, var olma sebebiyle ilgili konu, insanla ilişkisiyle işlenmiştir. Adeta bütün varlıklar insan için yaratılmış gibi üzerinde durulur. Yaratılanların, nesnelerin insanla olan bağı vurgulanır.

5. Yeryüzündeki varlıklar.

Hep bir renkle nitelendirilerek, insan hayatını, dünyayı güzelleştiren unsurlar olarak doğal varlıklar şiirlerde kullanılmıştır. Bunları sıralayıp sınıflandırarak şairin dışarıdaki, dünyadaki nesnelere nasıl baktığını, dikkatini de anlayabiliriz.

Claude Levi-Strauss, Yaban Düşünce[20] adlı kitabında, primitif (ilkel, yaban) toplumların, varlıkları modern toplum insanı, bilim adamı gibi sınıflandırarak adlandırdığını yazmıştır. Yaban toplum insanı da varlıkları, kendi mantık sistematiğine göre sınıflandırmıştır. Burada da bir şairin gözüyle, dünyadaki varlıklara, nesnelere nasıl bakıldığını, anlamlandırıldığını görebiliriz.

“yıldızlar”, “bulutlar”, “güneş”, “portakal”, “denizler”, “kâse”, “dağlar”,[21]

“bir mavi solucan”, “bir acayip böcek”, “bir serin duman”, “toprak”, “servi”, “petek”, “çilek”, “bir erik dalı”, “mükemmel bir gökyüzü”,[22]

 “gökler”, “bahçeler”, “kitaplar”, “bal”, “meyve”, “çeşme”[23]

Yukarıda sıralanan birkaç örnek bile Bedri Rahmi’nin bir ressam gözüyle tabiattaki nesnelere baktığını ve bunları bütün çeşitliliğiyle, kendi verdiği renk adlarıyla şiirlerinde kullandığını gösterir. Şair, bütün varlığı gören ve bunu sorgulayan bir şaman gibidir adeta.

6. Eskatoloji (kıyamet, öte dünya)

Şair, “Ölüme Dair” şiirinde ölüm ve öte dünya üzerine düşüncelerini verir.

Ölümü zararsız bir mahlûk haline getirmek istediler

                      Göz yaşını icat ettiler.

Kimisi tuzunu az buldu kimisi çok,

Velhasıl beğenmediler.

Ölüme kardeş gibi ısınmak istediler;

Kabristanın tuttular elinden

Şehrin orta yerine getirdiler,

Taş üstüne taş kodular

Üstüne nakış oydular.

Serviler açıldı orta yerinden

İçerisine rengârenk kuşlar

Yemyeşil dualar dolduruldu.

 

Ölüme kardeş gibi ısınmak istediler.

Şiiri seferber eylediler

Dolaştı asırlarca mısralar kabir kabir

Salındı servilerden yiğit besteler

Şiiri seferber eylediler

Ve elbirliği ile

Gökyüzünün en münasip katında

Mükemmel bir cennettir kuruldu

Ve üzerimize güller

Mezkûr cennette har vurup harman savurdu ölüler[24]

 

Şairin, ölümle bağlantılı bir başka şiiri ise “Ne Mümkün” başlığını taşır. Burada da yine dinî inanıştan farklı olarak insanın, hayatın, canlılığın merkeze alındığı bir bakış açısıyla ölümün yorumlandığı görülmektedir.

 

Ölüme kardeş gibi ısınmak istediler

Fakat ne mümkün ölüme ısınmak, ne mümkün!..

Can ağlar dururdu giderayak

Halbuki ona ne güzel şeyler öğretmişlerdi

Ahretini karış karış donatmışlar

Toprağını gelin gibi süslemişlerdi

Ne mümkün ölüme ısınmak, ne mümkün!..

Toprağa değer değmez taş kesildi sureler

Dili tutuldu âyetlerin

Çil yavrusu gibi dağıldı ilâhiler

Ve korkularından

Krepdöşenden donlarına işediler

Tombul parmakları kınalı nankör melâikeler.[25]

 

Bu iki şiirde kabristan, dua, cennet, ahret, sure, âyet, ilahi, melâike gibi dinî kavramlar kullanarak, ölümün acı yüzünü, dinî duygu ve düşüncelerin hafifletemediği vurgulanmış olur. Mitolojinin temel konularından  biri olan eskatoloji, ölüm ve öte dünya üzerine düşüncelerin yer aldığı bu şiirlerle, Bedri Rahmi tarafından ele alınmış olur. Bu şiirlerdi, yine merkeze insan alınmıştır, bu konu geleneksel düşüncede Tanrı’ya teslimiyet şeklinde değil, insanın, bireyin ölüm duygusu karşısındaki acısı merkezinde işlenmiştir.

 

SONUÇ

Bedri Rahmi, özellikle Yaradana Mektuplar’da mitolojinin teogoni, kozmogoni, antropogoni ve eskatoloji konularıyla ilgili unsurları işlemiştir. Şair bu şiirlerinde, evrenin, dünyanın yaratılışını, bunun içinde insanın, bireyin varoluşunu sorgulamasını, evrenin, dünyanın, insanda yaratıcıya karşı hayranlık duygusu uyandırmasını, bireyin bu dünyayı, ödül ve ceza güdülemesi olmadan istemesini, ölümün acılığını hiçbirşeyin hafifletemediğini ele almıştır. Şair, tabiatın içinde, şairin beni olarak bireyin algılarını anlatır. Bunu da deist bir tavırla yapar.

Akademi’de Yunan mitolojisi konuları resmedilirken, Bedri Rahmi gibi halk kültüründen aldığı ilhamlarla resim yapan, şiir yazan bir sanatçının, bir Türk mitolojisi olmasa da kendine has, son derece hümanist bir bakış açısıyla kendi mitolojisini kurduğundan bahsedebiliriz. Daha önce verdiğimiz, şiirlerindeki mitolojik örnekler bize bunu kanıtlar.


[1] Turan Erol, Günümüz Türk Resminin Oluşum Sürecinde Bedri Rahmi Eyüboğlu Yetişme Koşulları, Sanatçı Kişiliği, Cem Yay., İstanbul, 1984, s. 69; Emel Koşar, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Penceresinden Halk Kültürü, E yay., İstanbul, 2012, s. 21-23.

[2] Emel Koşar, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Penceresinden Halk Kültürü, E yay., İstanbul, 2012, 128 s.

[3] Bedri Rahmi Eyüboğlu, Dol Karabakır Dol, Bütün Şiirleri, İş Bankası Yay., 5 baskı, İstanbul, 2007, 484 s.

[4] Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri, çev. Sema Rifat, Simavi Yay., İstanbul, 1993, s. 24.

[5] Muharrem Kaya, Mitolojiden Efsaneye, Bağlam Yay., İstanbul, 2007, s. 21.

[6] Özkul Çobanoğlu, “Mitlerin Sözlü Kültür Ortamında Teşekkül Sürecinde Tematik Yapılanışları ve Uygarlık Bakımından İşlevleri Üzerine Tespitler”, Folklor/Edebiyat, S. 25, 2001/1, s. 35-40.

[7] Mircea Eliade, “Mit. Bir Tanım Denemesi”, çev. Nusat Çıka, Mitolojiler Sözlüğü, c. 2, yön. Yves Bonnefoy, Türkçe yay. hzl. Levent Yılmaz, Dost Kitabevi Yay., Ankara, 2000, s. 784.

[8] İsmail Taş, Türk Düşüncesinde Kozmogoni-Kozmoloji, Kömen Yay., Konya, 2002, s. 11.

[9] Eliade, “Mit. Bir Tanım Denemesi”, s. 783.

[10] Taş, age., s. 12.

[11] Taş, age., s. 14-15.

[12] ae., s. 15.

[13] Eyüboğlu, a.g.e., s. 34.

[14] Eyüboğlu, a.g.e., s. 6-7.

[15] Eyüboğlu, a.g.e., s. 11.

[16] Eyüboğlu, a.g.e., s. 39.

[17] Eyüboğlu, a.g.e., s. 12-13.

[18] Eyüboğlu, a.g.e., s. 173, 174.

[19] Eyüboğlu, a.g.e., s. 175.

[20] Claude Lévi-Strauss, Yaban Düşünce, çev. Tahsin Yücel, Yapı Kredi Yay., 1. bas., İstanbul, 1994, 346 s.

[21] Eyüboğlu, a.g.e., s. 3.

[22] Eyüboğlu, a.g.e., s. 38.

[23] Eyüboğlu, a.g.e., s. 39.

[24] Eyüboğlu, a.g.e., s. 16.

[25] Eyüboğlu, a.g.e., s. 17.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklam
 
 
289763 ziyaretçiburayı ziyaret etti
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=