Aydın Oy
ÖRNEK ALINAN HOCA: AYDIN OY
Muharrem Kaya
Aydın Oy, hem eski öğrencileri hem de kendisini yakından tanıyan herkes tarafından sevilmiş, sayılmış bir hocadır. Aydın Hoca’yla ilgili ilk hatırladığım şeyler ise Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki ilk günlerime kadar gidiyor. Üniversiteye başlayıp ders programında halk edebiyatı hocasının soyadının Oy olduğunu gördüğümüzde arkadaşlar arasında ilk konuşulan şey halk edebiyatı hocasının soyadının dersin içeriğine uygun olduğuydu. Öğrenci muzipliğiyle konuşulan bu konudan sonraki günlerde Aydın Hoca’nın ilk dersine girmiş ve istisnasız bütün sınıf onun öğrenciyi anlattığı konulara heyecanla sokan ruh halinden etkilenmişti. Öyle ki hoca ders bittiği, sınıf yavaş yavaş dağılmaya başladığı halde etrafında toplanan, soru soran biz meraklı öğrencilere hâlâ bir şeyleri heyecanla açıklıyordu. Hele yoklama almadığını hatırlatan öğrenciye “bugün hepinizi derste var sayıyorum” lafı, Aydın Hoca’nın öğrenciyi sıkan uygulamalara pek itibar etmediğini düşündürüyordu.
Aydın Hoca’nın, hem zorunlu Halk Edebiyatı dersini hem de henüz birinci sınıfın ilk döneminde Halk Bilimi adında seçmeli dersini almıştık. Onun dersleri, öncelikle öğrenciye saygının ve onu birey olarak görmenin hoşnutluğu içinde geçiyordu. Bir iki hocanın aşağılayıcı, tersleyici tavırlarını onda hiç görmemiştik. Hatta tam tersine tahtaya kalkıp bir şey yazmak gerektiğinde öğrenciye rica ediyor, öğrenciyi yerine teşekkür ederek gönderiyordu. İnsan böyle hocanın dersine gönüllü katılıyordu. Bazı derslerde, hocanın işlenen konuyla ilgili verdiği örneklere, öğrencilerden de ekleme yapmak isteyenler çıkıyordu. Zaten işlenen konular herkesin hayatında yeri olan, türküler, maniler, masallar, efsaneler, gelenekler, görenekler, bayramlar, oyunlar gibi şeylerdi. Bu yüzden hem konu açısından hem de Aydın Hoca’nın öğrenciyi teşvik eden, onaylayan tutumu yüzünden derslere katılım çok yüksek oluyordu.
Bir gün Aydın Hoca, derste, türkülerin konu ve duygu yüklerinin coğrafyaya ve tarihe de bağlı olduğunu söyleyerek, Orta ve Doğu Anadolu türküleriyle, Karadeniz türkülerini karşılaştırmıştı. Daha sonra Yemen Türküsü’nün Muş, Mus, Hus gibi yer adları çeşitlemelerine dayalı olarak varyantlarının oluştuğundan bahsetmişti. Ve sonra Aydın Hoca, derste, Yemen Türküsü’nü söylemeye başlamıştı. Bütün sınıf şaşkınlık ve merakla hocanın söylediği türküyü dinliyordu. Hoca, yine her zamanki ciddiyetiyle, bazen gözlerini de kapatarak, sesini çok yükseltmeden türküyü söylemişti. Türküyü dinlerken ilk düşündüğüm şey, hocalık yapılacaksa işte böyle bir hocalık yapmak gerektiğiydi. Aydın Hoca, türkü konusunun işlendiği derste, yeri geldiğinde türkü söylüyordu. Bense, birkaç kişinin karşısına geçip konuşmaya çalıştığında yüzü kızaran bir genç olarak, hocaya bir kat daha hayranlık duyuyordum. Hoca daha sonra Ormancı Türküsü’nün hikâyesini anlatıp onu da yine sakin bir tonla seslendirmişti. Adeta o türküyü yaşıyor gibiydik. Bu duygu yoğunluğunun etkisiyle, Züleyha adlı arkadaşımız, hocadan izin isteyip o yörenin başka bir türküsünü seslendirmişti. Genç bir kızın heyecan dolu sesi sınıfı doldurmuştu. Pek çok arkadaşımız o gün hem hocaya hem de bu arkadaşımıza gıptayla bakmıştı.
Aydın Hoca, anlattığı konuyla ilgisi olan yeni çalışmaları, farklı bakış açılarını da derse taşıyordu. Halk hikâyeleri konusunun işlendiği derste, Kerem ile Aslı’daki kendi kendine yanma motifiyle ilgili olarak, o günlerde yayınlanan Bilinmeyenler Ansiklopedisi’nin konuyla ilgili fasikülünü getirmiş, oradaki fotoğrafları gösteriyordu. Bazılarımız kendi kendine yanma olayına pek ikna olmuş gözükmüyorlardı ama hocanın, derse konuyla ilgili değişik malzeme getirmesi herkesin hoşuna gitmişti. Hele Aydın Hoca’nın, “çocuklar ben de bilgim ölçüsünde sizlere bunları aktarıyorum” sözü, bizim gözümüzde engin bilgiye sahip hocanın mütevazı tavrının bir örneğiydi.
Aydın Hoca, işlediği konuyla ilgili bazı kitapları da derse getirir, elden ele dolaştırarak herkesin kitaba göz atmasını isterdi. Abdullah hoca da, edebiyat tarihinde yer etmiş, dergi ve gazetelerin nüshalarını getiriyordu. Bizim için her ikisinin yaptığı da çok hoş bir şeydi. Çünkü sadece adını veya bir kitapta bir sayısının kapağının resmini gördüğümüz bir gazeteyi, bir dergiyi, çoktan tarihi malzeme olmuş bu şeyleri, elimizde tutuyorduk. Adeta kutsal hazineler bulmuş çocuklar gibiydik.
Hocadan aldığımız bu etkiler sonucunda, omzumda, belimde ağrılar oluşsa da hâlâ o günkü dersin konusuyla ilgili önemli kaynakları derse, öğrencilere taşıyorum. Eminim ki onun başka öğrencileri de aynı şeyi yapıyordur.
Aydın Hoca, Atatürk milliyetçisi bir insandı. Derste, onun gibi düşünmeyen öğrencileri bile ona saygı duyar, onu severlerdi. Hatta, dünya görüşü taban tabana zıt bir öğrencisinin hocanın tahtadaki yazısını görüp “hocanın kendisine de yazısına da hayran olmamak mümkün değil” diye konuştuğunu hâlâ hatırlarım. Bizim adeta çiviyazısı tabletlerinden kopup gelmiş yazılarımıza karşılık onun bir hattat titizliğiyle, el yazısı karakteriyle, tahtaya yazdığı yazar, kitap isimleri, terimler, konular hâlâ gözümün önündedir. Hocanın öğrencisine, yazısıyla bile örnek olması gerektiğini şimdi daha iyi anlıyorum.
Aydın Hoca’nın, öğrencisinin kişiliğine saygı göstermesi, kimseyi kırmamaya özen göstermesi, Halk Bilimi dersinde halk inanışları konusunda, bu halkın inanışlarına asla batıl, boş inanç, hurafe gibi nitelikler yüklememiz gerektiğini öğütlemesiyle de pekişiyordu. Öğrencisi neyse halk da oydu. Onun Boratav’ın kitaplarını ders kitabı olarak okutması hem bilimsel titizliğini gösteriyordu hem de halka bu titizlikle bakmak gerektiğini, bize aşılamasının yolunu oluşturuyordu. Pertev Naili Boratav’ın 100 Soruda Türk Folkloru kitabını birkaç saatte okuyup bitirdiğimi hatırlıyorum. Adeta bu kitap Aydın Hoca’nın karşısına daha donanımlı çıkmak için bizim için bir araçtı. Hâlâ öğrencilikten kalma kitabımı, yeni baskısını da almama rağmen özenle saklarım. Hocanın önerdiği ve tam bibliyografik künye olarak bize kaydettirdiği pek çok kaynağı da hep öğrenciyken almaya çalışmıştım. Bugün ders anlatırken Aydın Hoca’nın ders notlarına baktığımda, işlediği konuyla ilgili en önemli kaynakları, tam künye olarak bize not ettirdiğini görüyorum. Meraklı öğrenciye kapıları da açan, kaynakları da gösteren bir hocaydı.
Masal inceleme yöntemlerini anlattığı bir derste, bazı mutaassıp arkadaşlarımızı rahatsız eden, Kırmızı Başlıklı Kız masalının psikanalitik tahlilini yapmıştı. Bana klasik ders konularının dışında entelektüel haz veren derslerden biriydi o ders. Erich Fromm’un Rüyalar Masallar Mitoslar kitabından aktardığını da özellikle vurgulayarak anlatmıştı, bu tahlili. Ben de öğrencilerimin kemikleşmiş bakış açılarını kırmak, yeni bir şeyler öğrenme isteklerini doyurmak için aynı konuyu her sene anlatıyorum. Hatta yetinmeyip Seyfi Karabaş’ın türküleri, manileri, Dede Korkut hikâyelerini psikanalitik açıdan yorumladığı yazılarını da öğrencilere, okumaları için fotokopi olarak veriyorum. Bir kısmı bana kızıyordur, tıpkı Aydın Hoca’ya bu edepsiz (!) şeyleri derste anlattığı için kızan sınıf arkadaşlarım gibi. Fakat ders verilen yer bir üniversite ve verilen bilgi de yirminci yüzyılın yerleşik düşünce kalıplarını kıran psikanalizden bir iki örnek. Bilimin gelişmesi ancak bu şekilde sağlanabilir. Adorno’nun dediği gibi “bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.”
Aydın Hoca, bazı hocalar gibi fildişi kulede yaşayan, öğrencilerine oradan bakan bir hoca değildi. Bunun bir sebebi de orta öğretimdeki tecrübesiydi. Koridorda uzun süredir görmediği bir öğrencisiyle karşılaştığında halini hatırını sorar, derslere devam etmesi gerektiğini hatırlatırdı. Bizim Timur’un, bitirme tezi hazırlarken, bir işte çalıştığından dolayı, uzun süre hocaya uğramadığı için duyduğu mahcubiyetten hocaya görünmemek istemesi ama onu gören hocanın hiç erinmeden onun “saklandığı” yere gelip onunla ilgilenmesi bizi çok etkilemişti. İşte hoca bu, demiştik. İyi günde değil kötü günde de öğrencisini arayıp soruyor ve onu çalışmaya adeta zorluyor. Onunla belediye otobüsünde seyahat ederken de halkın kültürünü inceleyen hoca, halkın içinde demiştik yine. Hocanın, Halk Edebiyatı dersinde, ödev olarak masal derlemesi yapmamızı istemesi, şimdi bende öğrenciden derleme ödevini sınav yerine değerlendirmek şeklinde devam ediyor.
Son sınıfa gelip anlattığı konuların, halk kültürü katmanlarının tarihi, coğrafi açıdan toparlandığı derslerde adeta kültür incelemeleri yapıyorduk. Tarih, coğrafya, etnik yapı, bunların Türkiye’deki halk kültürünün katmanlarındaki yeri, bunlara verilen örnekler, bizi biz yapan değerlerin, mirasın nerelerden geldiğini gösteren çok önemli örneklerdi. Hâlâ o dersin notlarını arada sırada okurum. Aydın Hoca’nın Hilmi Ziya Ülken’den Pertev Naili Boratav’a kadar uzanan bilgi kaynaklarını görürüm. Aydın Hoca’yı, dersin kalan dakikalarını öğrencisine sormayan, derste vakit öldürmeyen, tersine her dakikasını dolu dolu geçiren bir hoca olduğu için hâlâ minnetle anarım.
Aydın Hoca’yla, Kadıköy’de meşhur Akmar Pasajı’nda sahaflarda karşılaştığım zaman da çok sevinmiştim. O da bizim gibi kitap avcılığı yapıyordu, o da bizim gibiydi. Mezun olduktan sonra yine oradaki sahaflardan birisinden çıkarken karşılaştığımda beni evine de davet etmişti. O gün o kadar mutlu olmuştum ki anlatamam; en çok saygı duyduğum hocalarımdan birisi beni, onurlandırmış, evine davet etmişti. O davete birkaç kez hem yalnız hem de mezun olan bir iki arkadaşımla icabet ettim.
Ziyaretlerimizde Aydın Hoca’nın eşi Yurdanur Hanım’ın misafirperverliğini, bize ikram ettiği sigara böreklerinin lezzetini unutamam. Birbirine bu kadar uygun, bu kadar uyumlu başka bir çift daha olamaz diye düşünürdük hep. Hocayla neler konuşurduk, tam hatırlamıyorum, ama kalkıp gitmek çok zor gelirdi. Ziyareti uzatmış olmamıza da hiç kızmaz, evlatlarını uğurlayan baba şefkatiyle bizi yolcu ederdi. Hoca bir gün kütüphanesini görmemize izin vermişti. Sanki bir ibadethaneye girer gibi odaya girdiğimizi hatırlıyorum. Ne kadar da çok kitap vardı. Çok kitap gören ama az okumuş herkesin sorduğu soruyu kendimize de sormuştuk: Bu kitapların hepsi okunmuş mudur? Bir gün hocanın kütüphanesi gibi bir kütüphane kurabilir miyim diye hayal ettiğimi hatırlıyorum.
Mezun olduktan birkaç ay sonra askere gitmiştim. Aydın Hoca’yla mektuplaştık. Siyasetin merkezi Ankara’da yeni öğrendiğim vatan, millet meselelerini hocaya heyecanla yazdım, o da gayet babacan bir ifadeyle bunların, uzun süreden beri konuşulduğunu, bizlerin mezun olduktan sonra toplumla, hayatla yeni yüzleşmemizin getirdiği yeni bilgiler olduğunu anlattı. Askerlik bitip İstanbul’a gelince de ilk iş hocayı okulda ziyaret etmek oldu. O gün mutlu bir tesadüf gerçekleşti, bölüm başkanı Prof. Dr. Zeynep Kerman beni odasına çağırdı ve bir şekilde asistanlık teklifinde bulundu. Zeynep Hanım’la bitirme tezi çalışmıştım, hocanın ciddiyetini biliyordum, bu konuda şaka yapacağını da hiç düşünmemiştim ama kulaklarıma da inanamıyordum. Zeynep Hanım ya divan edebiyatı ya da halk edebiyatı çalışabileceğimi söyledi. Aslında yeni edebiyat çalışmak istiyordum ama divan edebiyatının mazmunlarıyla uğraşmak hiç cazip gelmiyordu, öbür tarafta da Aydın Hoca gibi kendimize örnek aldığımız bir hoca vardı. Bu konuyu Aydın Hoca’ya açtığımda ise Zeynep Hanım’ın bu konuyu önce kendisiyle konuşmamış olmasına içerlediğini fark ettim. Yine de benim adıma sevindiğini gördüm.
Yüksek lisans devam ederken asistanlık sınavı açıldı ve Hanife Koncu ile ben, yeni asistanlar olarak bölümde çalışmaya başladık. İlk günlerin heyecanını anlatmak mümkün değildi. Daha düne kadar derslerine girip kendilerini dinlediğimiz hocalarla aynı odadaydık. Hele Aydın Hoca her odaya girdiğinde ikimizin birden bir ayağa fırlayışı vardı ki görülmeye değerdi. Hoca da bu durumu fark etti ki ikimize uzun bir nasihat çekti, artık meslektaş olduğumuzu, bundan sonra her odaya girdiğinde ayağa kalkmamamız gerektiğini anlattı.
Hocayla aynı odada bulunmak, onun sohbetlerine katılmak, hele keyifliyse anlattığı komik hatıralara, fıkralara gülmek, yemek tariflerini not etmek benim için bir mutluluktu. Hocanın bir öğle vakti, büyük bir keyifle paluze ile kar helvasını anlatmasını hâlâ dün gibi hatırlarım. Belki de hepimiz aç olduğumuz için hocanın anlattıkları içimizi açmıştı.
Aydın Hoca, tam bir İstanbul beyefendisiydi. Bir kimseyi kırdığını ne gördüm ne de duydum. Hatta kendi üzülür başkasını üzmezdi. Bir gün son sınıftan bir kız öğrencinin, bitirme tezini kendi kafasına göre hazırlayıp, bunu da hocanın öyle istediğini söylemesine çok sinirlendiğini hatırlıyorum. O sinirine rağmen öğrenciye ne hakaret etti ne de kalbini kırdı; “bana yalancı mı diyorsun sen” deyip öğrenciyi bana yönlendirdi, ben de o konularla ilgili çalışma planının eskiden beri nasıl uygulandığını eski tezleri öğrenciye göstererek anlattım. Ve gördüm ki öğrencinin ruhsal durumu sağlıklı algılamasını sağlayacak düzeyde değildi; klinik vak’a denebilecek bir haldeydi. Hocayı sadece o zaman sinirli gördüm ama öğrenci tahammül edilir gibi değildi.
Asistanlığımın daha birinci yılı dolmadan hocanın kalp krizi geçirdiği haberini aldım. Zeynep Hanım’ın o gece, telefonda Aydın Hoca’nın kalp krizi geçirdiği haberini verirkenki üzüntülü ses tonunu hâlâ unutamadım. İçimden bir tel kopmuştu.
Hoca, ilk krizi atlattı, fakat beyninde de kanama meydana geldiği için konuşmakta güçlük çekiyordu. Evde sıkıldığına emindik, gelip ders vermesini can u gönülden istiyorduk. Öğrencileri de çok üzülmüştü bu duruma. Ama hoca, “öğrencilerin karşısına konuşma zorluğu çekerek çıkmak istemiyorum” dedi ve konuyu kapattı.
Yüksek lisans tezim bittiğinde, hocayı ziyaret ettim ve tezi baştan sona beraber okuduk. İşaret ettiği noktalarda, teze, eklemelerde bulundum. Aydın Hoca’nın, “tez bitmeden önce neden bana hiç danışmadın” sitemini ise hâlâ içim acıyarak hatırlarım. Tezi İnci Hanım yönetiyordu ve onun yönlendirmesi doğrultusunda planı yapmıştık. Açıkçası biraz da öğrenci kurnazlığı vardı, Aydın Hoca titizdir, mutlaka yeni şeyler bulmamı ister, eyvah ben bunların altından nasıl kalkarım diye korkuya kapıldığımı da hatırlıyorum. Yine de tezi bitirip ona okuduğunda, sonuna kadar dinledi, eksikliklerini belirtti ve ben de ona göre hazırlayıp tezi sundum.
Halk Edebiyatı derslerini Zeynep Hanım benim vermemi istediğinde, notlarımı toplayıp yine hocaya gittim ve hangi derslerde hangi konuları anlatacağımı açıkladım. Zaten kendisinin verdiği derslere paralel olarak konuları anlatacaktım. Hocanın daktiloya çekip öğrencilere verdiği ders notları da işimi epey kolaylaştırıyordu. Konuları sıralarken Aydın Hoca’nın “Muharrem mutlaka metin okut. Teorik şeyler uçar gider, metin okurlarsa kalıcı olur bilgiler” diye defalarca uyardığını hatırlıyorum. Doktora tezini hazırlarken de mutlaka Aydın Hoca’yla sık sık görüşeceğim diye kendime söz vermeme rağmen görüşemedik, çünkü tez döneminde hocayı kaybettik.
Aydın Hoca ikinci kez beyin kanaması geçirmiş ve Kadıköy’deki bir özel hastanede yatıyordu. O soğuk gecede eşiyle hastanenin dışında konuşurken ruhumun titrediğini hissettim. Hocayı kaybediyorduk. Ve ben hocayla daha bir sürü konuyu konuşamamıştım. Babasına hasret giden evlat gibi hissetmiştim kendimi.
Ruhun şâd olsun hocam. İyi ki seni tanıdık; iyi bir insan olmak, öğrenciye insan gibi davranmak gerektiğini gösterdiğin, halk kültürünün kapılarını açtığın için sana müteşekkiriz…
*****
Sabri bey, Aydın Hoca için bir armağan kitap hazırlamak istediğini söylediğinde çok sevinmiştim. Hoca için bir şeyler yapabilecektim. Aydın Hoca’nın öğrencisi olmuş başkalarının da hocayla ilgili paylaşabileceği anıları olduğunu düşünerek, internet ortamında, sosyal paylaşım sitesi olan Facebook’taki Mimar Sinan Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı grubunda bu konuyu açtım. Eski mezunlardan birkaç kişi de kendi duygu ve düşüncelerini paylaştı. Onları da aşağıya ekliyorum:
Dünyanın en şeker, en tatlı hocası. Onu unutmak mümkün mü? Her ders girişinden önce sohbet ederdik onunla. Beni her gördüğünde mutlaka sağlığım ve güzelliğim için elma yemem gerektiğini söylerdi. Klasik hocalardan çok farklıydı. Manileri, türküleri, tekerlemeleri o kadar güzel okurdu ki etkilenmemek mümkün değildi...
Bir gün arkadaşlarla adresi nasıl oldu da bulduk bilemiyorum ama evine ziyarete gittik. Göztepe'de Harun Reşit İlköğretim okulunun yakınındaydı evi. Epey hastaydı. Yataktan kaldırdık sevgili Hocamızı. Bizi görünce çok sevindi. Nerden buldunuz adresimi dedi. Sonra koptuk...
Neler oldu bilemiyorum. Onu çok özlüyorum. Küçük dev adamdı o. Hiç unutulmayacak bir insan. Gerçek bir insan. Gerçek bir hoca.
 
Aydın Hoca’mın 05-11-1992 Perşembe günkü Türk Halk Edebiyatı dersinde anlattığı bir olay: Macar Türkolog İgnaz Kunoş, İstanbul'a gelir. Nigar Hanım'ın konağında kalır. O mecliste Recaizade Mahmut Ekrem de vardır. Laf Türk Halk Edebiyatı'na ve masallara gelir. Ekrem, Servet-i Fünun'dan yana tavır koyar ve "Halk Edebiyatı yoktur" der. Kunoş ise halk edebiyatımızı savunur ve derlediği malzemeleri ortaya koyar. Nigar Hanım'ın annesi de bir masal tekerlemesi söyler. Kunoş bunu daha sonra yazdığı "Türk Halk Edebiyatı" adlı kitapta kullanır. Ve bu kitap 1925'te eski yazıyla yayınlanır
 
 
Bir gün Aydın Hoca’nın dersinde iken; Nuran Şavkan ile birlikte oturuyoruz. Öğrenci yaramazlığı yapıp ara sıra konuşuyoruz. Bir taraftan da hocayı dinlemeye çalışıyoruz. Aydın Hoca sevimli sesi ile sizin öğrencileriniz de inşallah size böyle yapar dedi. Biz çok utandık ve başımızı yere eğdik. Şimdi öğrencilerim yaramazlık yaptığında hocamızın bu sözünü hatırlıyor ve onu sevgiyle anıyorum......
 
 
Esra Erk Özyiğit:
Aydın Hoca'nın bir yıl da olsa öğrencileri olmak şansını elde eden biriyim ne mutlu ki. Aydın Hoca'nın her hali unutulmazlar arasında. Hele sesi… Dersi dinlerken bir başka dünyada hissederdik kendimizi. Ve benim için en ilginç olanı da ezber hafızası hiç olmayan benim hafızamda tek şiir var. O da Aydın Hoca'nın bir derste okuduğu Pencere şiiri. Öyle büyüleyici idi ki okuması o an şiir hafızama kazındı ve asla silinmedi.
Ruhun şâd olsun sevgili hocam, hakkını helal et bizlere...
 
Aydın Hoca bizim dersimizde de aynı türküyü [Ormancı Türküsü] söylemişti. Çok etkilenmiştik hepimiz. Sesi hâlâ kulaklarımda. Özellikle okutmanlık yaptığım zaman Aydın Bey'in öğrencisi olduğumun farkına varmıştım. Onun derse ve öğrenciye yaklaşımını uygulamaya çalıştığımı fark ediyordum derslerde. Üniversite derslerindeki özgürlük içimdeki o heyecanı da ortaya çıkarmıştı sanırım. Bir yılda bile bu kadar etkilendiğim, unutulmaz izlerle mesleğimde idol gördüğüm bir hocayı dört yıl tanıma fırsatı elde etsem ne olurdu derim bazen içimden. Gerçi bu hepimiz için geçerli değil mi? Yoklama almadığı halde sınıfın tam ders yaptığı bir hocanın etkileyiciliği üzerine söz söylemek imkânsız. Bu da onun büyüsünü bir kere daha kanıtlamıyor mu sizce?
Pencere,
En güzeli pencere,
Uçan kuşları görürsün hiç değilse,
Dört duvarı göreceğine...

 
Kısa bir şiir ama tekrarlamak isterim ki benim gibi ezber hafızası hiç olmayan biri için o anda ezberlemek mucize idi. Hâlâ ezbere bildiğim tek dörtlüktür...
 
Reklam
 
 
289763 ziyaretçiburayı ziyaret etti
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=